 Konumu: Sair
Ülke/Bölge/Sehir: ege
Meslek:
MSN - Live:
Son ziyareti: 1 hafta'dan fazla
Aktivite: 27
Siir Sayisi: 28
Sevda aynı sevda Kavga aynı kavga
Bak şu dağlara,
Alı al / Moru mor,
Saf saf / Omuz omuza,
Dünya elvan elvandır.
Güzeldir Ege; bir yanı derya deniz ak köpük, bir yanı duman bürümüş, bulutlara sarınmış dağ yamaçları. Bereketlidir; hırçın suların yıkadığı topraklarda incirin ballısı, üzümün tatlısı, pamuğun akı, tütünün hası yetişir.
Ve kuraldır; güzele kem gözle bakan, meyveli ağacı taşlayan çok olur hep. Önce tanrılar göz koydu Ege'ye de. Sonra Spartalı Köle Tüccarları, sonra ağalar, paşalar, beyler.
Nice sultanlar akına çıktı fethetmek için bu toprakları, nice hükümdarlar koştu ardından. Bereketi, gördüğü zulmün nedeni oldu.
Sadece üretileni yağmalamak yetmedi egemenlere. Her şeyi istiyorlardı. Güzel olan, değerli olan ne varsa onların olmalıydı. Bazen yoksul bir evin güzel kızını çekip aldılar gönül eğlendirmek için, bazen tek öküzünü. Asker lazım oldu, oğullar, erkekler koparılıp alındı ata ocaklarından. Dönüp dönmeyecekleri, nerede yaşayıp, nerede ölecekleri belirsizdi. Mal da, can da, namus da, evlat da, zulmün dört yana dal budak salmış pençelerinin arasındaydı. Zaptiyesi, öşürcüsü, tahsildarı çalardı kapılarını. "Ya canını, ya da canın karşılığında gözümüzü doyuracak neyin varsa onu!"... Zulüm ejderhaydı. Sıktıkça sıkardı kollarını. Yakar kavururdu nefesi. Ya cehennem olurdu şu güzelim topraklar, ya da isyan yatağı.
Zulüm isyanı yarattı. Yüzyıllarca isyanı büyüttü koynunda Ege. Rum'u, Yahudi'si, Türkmen'i, Avşar'ı, Tahtacı'sı başı sıkıştıkça dağlara çevirdi yüzünü. Adı sanı unutulmuş binlerce isyancı yarattı. Taa tanrıların ocağından ateşi çalan Promete'yle başladı gelenek. Aristikonos'tan Bedreddin'e, Bedreddin'den Atçalı'ya aynı hasretin peşinde koşup durdular. "Yarin yanağından gayrı her şeyde hakça, ortakça bir yaşam kuracaklardı." Dalları yerleri süpüren ağaçların meyvelerini birlikte toplayacaklar, pamuğu, tütünü, zeytini birlikte hasat edeceklerdi. Aç açık kalmayacaktı Ege'nin dağlarında ve ovalarında.
Gece gündüz çalışmaktan, toprağı sürmekten, demiri işlemekten, pamuğu dokumaktan bir şikayeti yoktu onların. Çalışmaktan, ekmeğini taştan çıkarmaktan başka yol bilmezlerdi zaten. Ama ne oğullarını çekip alsındı zulüm ellerinden, ne topraklarını. Canları da malları da kendilerine bağışlansındı. Namuslarına el uzatılmasın, rızkları kesilmesindi... Özlemleri bu kadar yalın, bu kadar basitti.
Lakin özlemlerini gerçekleştirmek zordu. Gözlerini kararttılar -ki başka çare yoktu. Zaten kendilerine ait görmedikleri hayatlarını ve başlarını gözden çıkardılar -ki çıkarmadan kavga meydanına girilmezdi. Çoluk çocuk, yaşlı, kadın, erkek, sakat ayaklandılar... Spartaküs'ten tam 70 yıl önce önlerine Aristikonos düşmüştü. İzlediler onu. Yenilseler de ayaklanmışlardı ya. Spartaküs'ün öncülüğünde savaştılar efendilerle. Ve Spartaküs'ten yüzlerce yıl sonra Bedreddin, Börklüce, Torlak Kemal; sevda aynı sevda, hasret aynı hasretti. Zulüm bitecek, zorbalık sona erecekti. Ve onlar balık ağlarının başında pırıl pırıl sulara bakarak kutlayacaklardı sömürüden kurtuluşlarını... Olmadı! Yenildiler yine. Neden yenildiklerini anlamadılar belki tam olarak. Ah etmediler giden yiğitlerin ardından. Ortaklaşa bir yaşamın mayasıydı belki gidenler... Umutlar bir dahaki sefere kadar yüreklerin en derin mahzenlerine kaldırıldı. Yerlerini yurtlarını terkedip kaçtılar bazen, bazen bir ömür boyu suskun yaşadılar.
Ama her şeye rağmen umut hep vardı ve yanlarındaydı. Yoksulların payına umut düşmüştü yeryüzündeki paylaşımda. Zorluklara, acılara, kahırlara onunla dayandılar hep. Umut bazen bir hayal, bazen bir efsaneydi. Torlaklar'dan, Abdallar'dan yüzyıllar sonra, efe oldu efsanelerin adı....
Başları doruklara değen, heybetinden korkulur bir efsaneydi onlar; bir gürledi mi yer gök inlerdi sesinden. Mazlumun duasını alan, yoksulun hakkını arayan, zalimden hesap sorandı. Dürüst, namuslu, onurlu, mert, sözünün eri. Güçsüzün karşısında sırçaya benzer yüreği. Ama eline bir de ağadan, beyden, zaptiyeden biri düştü mü kaya gibi sert, acımasız. Fakirin, fukaranın babası, zenginin korkulu rüyası. Bileği, yüreği güçlü demekti efe.
Devlet ise eşkiya dedi dağları mesken tutanlara. Şaki, zındık, kafir, daha nice isimler taktılar. Nerde görülseler katli vacipti. Nerede bulunsalar boyunları vurulaydı.
Haklarında ferman da çıkarılmış olsa, efeler, yolunu dağlara çevirmiş halk kahramanlarından başkası değildi. Ya topraklarına el koymuştu haddini bilmez mültezimlerden biri, ya anasına, karısına, kızına yan gözle bakmıştı ağanın adamlarından biri. Ya da babasının, atasının kanını dökmüş, canına göz koymuştu eşraftan, eşrafın soytarılarından biri. Haksızlık bela olunca başa, ya sineye çekersin ya da alır başını vurursun dağlara. Efeler ya da namı diğer eşkiyalar, haksızlığı sineye çekemeyecek kadar onurlu, zalime meydan okuyacak kadar cüretliydiler. Ya bu dünya dar gelirdi kendilerine, ya da dar ederlerdi zalime. Efe demek adalet demekti. Ne zaman bir konak yansa, ne zaman bir bey çiftliği basılsa, ne zaman zaptiyelerin yolları kesilse, yoksul köylü bilirdi ki bu kendilerinin intikamıdır aynı zamanda. Yürekleri soğur, için için sevinirlerdi. O yüzden kapılarını efelere ardına kadar açar, evlerini yatak, umutlarını isyanlarına katık ederlerdi.
Efeler bu dağların sahipleriydi. Dağlar efelerin yatağı. Taa İlkçağlar'dan bu yana haksızlığa uğrayıp asi olanların yurdu, barınağıydı dağlar. Eğer isyan damarı hiç kurumadıysa, bu dağlar ardlarında kale gibi yükseldiği içindi. Her dağın bir bekçisi vardı ve dağların bekçileri de elbette efelerdi. O yüzden "efe yatağı"denirdi dağlara.
Efeliğin kuralları vardı. Efe yiğit olacaktı bir kere. Yoksulu kollayacak, yoksulu ezenden hesap soracaktı. Efe baba gibi olacak, düşenin elinden tutacak, köyüne, obasına sahip çıkacaktı. Efe dediğin mert olacaktı, sırtını yasladığı dağlar gibi. Yüce gönüllü ve merhametli olacaktı mazluma karşı. Ama kalleşi affetmeyecek, kahpeliği hoş görmeyecekti. İhanete karşı taş kesilecekti yüreği. Eli ağır olacak, vurduğu yerden ses getirecekti. Şurda bir kasaba bastı mı taa İstanbul'da saltanat koltuğunda oturan sarsılacaktı. Kadısı, kaymakamı, valisi, zaptiyesi yollara dökülecek de elinden bir şey gelmeyecekti. Akıllı olacaktı ve de kurnaz. Efe efe gibi davrandı mı ardından da yürürlerdi. Çünkü umutlarıydı efe. Hasretleri, özlemleri, mutluluklarıydı.
Ölümsüzdü efeler. Sonsuzluktan gelip sonsuzluğa karışırlardı. Promete'den bu yana hiçbir halk kahramanını öldürememişti halk düşmanları. Darağacına astıkları Bedreddin sır oldu gece vakti. Dedi ki köylüler "hakikat ölmez, o yeniden doğar gönüllerde"! Hangi dağın tepesinde zaptiyeler tarafından kıstırılsa Çakırcalı, bir başka dağdan haber geldi; "asıl Çakırcalı burda" diye. Zaptiye, Demirci Efe'yi kuşatmada vurduk derken gülümsedi dinleyenler; "işte şu belden geçti biraz evvel".
"Onların sureti değişir yalnızca, ama kendileri ölmez. Bir vakit için görünmez olurlar sadece, sonra kendileri gibi saf, temiz olanlara görünürler her yerde." Derler ki nerede zulmün karşısında dikilen bir yiğit varsa, nerde bir zalimin defteri dürülmüşse oradadır efeler. Yörük Ali, Gökçen Efe, Demirci Efe, Atçalı, Postlu Memed... Onlar yarattıkları değerlerle ölümsüzdür. Bütün umutların kırılıp, bütün süngülerin düştüğü yerde, bir dağ başından bir duman yükselir; Honaz'da, Beşparmak'da, Aydın Dağları'nda, Gölgeli'de...
Toprakları yedi düvelin istilasına uğradığında dağlar efeler ve kızanlarıyla doldu. Bu toprak, bu vatan onlarındı. Vatan namustu. Namus elden gittikten gayrı ne gerekirdi onlara. Dağların ve yolların en kuytu köşelerinde pusuya yattılar. Topuna, tankına karşı kovaladılar ardlarından denize kadar. Düşmanın hakkından gelmişlerdi. Lakin... yine dağların yolu gözükecekti bir süre sonra onlara. Osmanlı paşalarının, kadıların, ağaların yerlerini boş bırakmamıştı zalimler. Bu kez uğruna kan akıttıkları, seve seve can feda ettikleri vatanda kurulan ve adına "cumhuriyet" denilen sistemin kılıcı sallanıyordu tepelerinde. Kılıçlarını kınlarına sokup birer birer sırra kadem bastılar. Geride namları ve türküleri yadigar kaldı. Bulutların ardında sessizliğe gömüldü silah çatılan, zeybek dönülen dağ dorukları.
Ama adalet özlemiyle yanan, umudunu, geleceğe inancını kaybetmemiş bütün yoksullar, dağların doruklarında hala yanan efe ateşlerini görmeye devam ettiler. Dağlara yolları düşen yoksul köylüler, heybetli çam ormanlarının derinliklerinde rastlaştılar onlarla.. Efelerin ayak izlerini görüp şaşırdılar. Bu izler, dağların vefası gibiydi sanki. Dağlar sahiplerini beklemeye devam ettiler. Efeler hem bu dağların, hem insanların kurtuluşuydu. Açlık onlarla doyacak, susuzluk onlarla dinecekti. Hesap onlarla sorulacaktı. Yeryüzünden zulmün ayak izleri silinene kadar efeler hep yaşayacak, başı doruklarını duman bürümüş dağlar gibi hep dik duracaktı.
İşte aradan çok uzun zaman geçmişti belki ama dağların efelere hasreti diniyordu işte.
Ege güzeldir, görkemlidir. Yiğittir... Hadi bu taraftan arkadaşlar..." Kendinde değildi Berdan, sayıklıyordu. Şimdi ölüm orucundaydı, kendinde olmayışı bundandı. Ama birkaç yıl evvel Ege dağlarındaydı o.
Dağların yamaçlarında dolaşıyor Berdan Efe. Kumalar, Karıncalı, Murat, Sandıklı, Emir, Gölgeli... Ardarda anılarını sıralıyor. Ama birkaç yıl önce anı değildi bunlar. Efelerin miraslarını sırt çantalarına sarmış, türküleriyle kavgalarıyla dağlardaydılar işte.
Sonra tutsak düştüler onlar da. Ama yine boş kalmayacaktı Kumalar, Karıncalı, Murat, Sandıklı, Emir, Gölgeli... Erhan Yılmaz birlik elemanlarını teker teker alıp götürdü dağa. Küçüktü birlik. Ama dağlarda efelerin ayak izlerinin yanıbaşından yürüyeceklerdi işte. Efeler, kızanlar çoğalacaktı gün geçtikçe.
Balkıca'da kuşatıldıklarında son kurşunlarına kadar çatıştı efeler. Sonra düşman onları öldürdüğünü açıkladı: Kimbilir? Belki karşı yakalarda bir başka dağın doruklarında onlar şimdi, belki şu yamacı tırmanmakta olan onlar veya onların yoldaşları... Şu dorukta yanan ateş efelerin, Erhanlar'ın ateşi değil mi, zalimden çalınıp halka verilen ateşler Ege dağlarında öbek öbek yanıyor işte hala. Bu ateşi onlar yaktı, büyütmek ve hiç söndürmemek sözümüzdür.
|