neredesin söyle hadi
bak sıyrıldım şu sırnaşık kediliğimden
...
bilmeyiz hiç, düşünemeyiz. aşkın hem o çarpık kafiyelerde, o yitirdiğimiz ve yitirdiğimizden bihaber olduğumuz, hem de sonbaharın solgun ve kırılgan sarı yaprakların da gizlendiğini... zaten her seferinde onları da alıp götürür amansız bir rüzgar... ya da yapraklar kapılır her seferinde özgürlük adına rüzgarın o mayhoş eteklerine...
samimiyet adına ne kaldıysa, sonbaharın kurak gözlerinin solgun maviliğinde vardır belki... belki de her düşen yaprakla samimiyet ve dürüstlükte son damlalarını veriyordur toprağa... ne dersin... sonra esmer bir yağmur olur bulutlardan sağanak inen hüzün... belki de insanlığa sığmaz bu bende ki isyan... bu esmer yağmur ıslatmaz... belki de ben bile bilmiyorum bu anlamsız isyan kime... içimde ki bitmek bilmez savaş ne zaman bitecek.. ne zaman bitecek hücrelerim...ve ben ne zaman samimiyetle kahvemi içip insanlara gülümseyeceğim...
şimdi akşam... şimdi kış... her sonbahar, şu soğukluğun acısını yaşamamak için acısını içimde katlettiğim kış… ve ince ince gördüğüm her kahpeliğinin içine tükürdüğüm...
öyle bir mevsim, şu manasız ve kurgusal döngü içerisinde... yoksun tanrının inayetinden... yoksulluğun yanık kokusunu duyduğumda utanmadan insanlığımdan çıktığım... neden bu yoksun ve öksüz sevdalar... ama bilirim ne yoksulluğun ne de bu yoksun ve öksüz sevdaların saikası şu koca tanrı... koca inayeti kucağında dağıtmakta bol keseden...
şimdi kış... ne kafiyeler kaldı hayata dair... ne de içimize sinmeyen o sansürsüz aşk... sonrası bir tutam iflah olmaz acı bir tutam deli özlem işte... bir tutam yanık kokusu avucumuzda kalan... daha ne olsun...
sevgililer ardına hüzünlü bakışlar atıp yitirilmişliklerine koşarken, ben korkumla sevişip kendi sırnaşıklığıma dönüyorum şimdi...
sen, esmer ve güzel kadın... sevgiyle kal... ya da varsa aşkla... yoksa da üzülme... bakarsın bir gün düşüverir belki kalemlerin ucundan çarpık kafiyeler...