Sabah taze ekmek kokusu ve annesinin o huzur veren tatlı sesiyle uyandı.
Hemen elbiselerini giyip hoşlandığı kız ile
oyun oynamaya gitmek için heyecanlanıyordu.
İlkbahar ayı gelmiş çatmıştı.
Dondurucu soğuklar yerini ılık ılık esen tatlı rüzgarlara bırakmıştı.
Güneş gülümsüyordu sanki masmavi gökyüzünde.
Çocukların neşe içinde ki oyunlarından,
kuşların cıvıltılarından, doğanın yeşile bürünmesinden belli oluyordu ilkbaharın geldiği.
Her yerde tatlı bir heyecan ve her yüzde sıcak bir tebessüm vardı.
Kahvaltısını yarım bırakıp hemen sokağa fırladı.
Kendi yaşıtı yoktu pek oturduğu mahallede.
Hem daha 6 yaşındaydı.
Yapacak bir şey bulamayınca parka gitmeye karar verdi.
Burası onun en çok sevdiği yerdi.
Bir çocuk başka ne isteyebilirdi ki.
Arkadaşları, oyuncaklar ve çamur.
İsteyebileceği her şey buradaydı.
Bir süre sallandıktan sonra, parkın yanı başında duran çiçeklere takıldı gözü.
Tıpkı evde oynadığı misketleri gibi renk renk büyüklü küçüklüydüler.
Her birinin rengi ve kokusu farklıydı.
Hemen yanlarına gitti.
Oturdu ve onları seyretmeye koyuldu.
Bir kaçını kopardı ve eline aldı oynadı.
Öyle güzellerde ki ama hangisinin daha güzel olduğuna karar veremiyordu.
Çocuk aklı ya içlerinden en güzelini seçip hoşlandığı kıza vermeyi düşündü.
Ama ona vereceği çiçek benzersiz olmalıydı.
Çok değerli ve anlam taşımalıydı.
Papatyaları almayı düşündü bir an, ama onları arkadaşlarıyla koparıp oynadığını hatırladı.
Papatyalar olmazdı.
Onlar hoşlandığı kıza verebileceği kadar değer taşımıyordu.
Hem her yer onlarla kaynıyordu.
Belki anneler günü için bir demet papatya iyi olurdu ama bunu daha önce yapmıştı.
Ona vereceği çiçek hislerini belli edecek kadar anlamlı, reddedemeyeceği kadar güzel, unutamayacağı kadar özel olmalıydı.
Sonra birden gözüne kırmızı bir gül takıldı.
İşte bu dedi.
O kadar çiçek arasında bir taneydi ve hepsinden güzeldi çocuk için.
Hem hiç kırmızı bir misketi olmamıştı, demek ki bu gül oynanamayacak kadar anlamlı diye düşündü.
Hemen koparmaya çalıştı ama o güzel gülün dikenleri battı eline.
Şaşırdı çocuk, bu kadar güzel bir çiçeğin neden dikenleri olsun diye söylendi kendi kendine.
Onu alıp eve götürdü.
Hemen bir cam sürahi bulup içine koydu.
Hoşlandığı kıza vermek için sabırsızlanıyordu.
Nasıl vereceğini düşünürken gözlerini bir dakika alamıyordu bu kırmızı gülden.
Kurduğu hiçbir cümle yeteri kadar güzel gelmiyordu.(Gerçi pek cümle kurduğu da söylenemezdi ya.)
Ona karşı hisselerini apaçık belli edecek bir cümle olmaydı.
Tamam belki çiçeği bulmuştu ama kızları mutlu etmek için sadece çiçek yetmiyordu.
Sürahiyi yatağının başucunu koyup uyuyakaldı.
Belki de onun için en uzun geceydi bu.
Heyecandan uyanıp uyanıp nasıl bir tepki vereceğini düşünüyordu hoşlandığı kızın.
Hep olumlu şeyler düşünüp kapatıyordu gözlerini.
Öyle mutlu oluydu yüzünden gülücükler eksik olmuyordu.
Sabah yine annesinin sesi ile uyandı.
Hemen üzerini giyindi, annesi ısrar etmese kahvaltı yapmak bile aklına gelmiyordu.
Yarım yamalak bir şeyler yiyip hemen su dolu sürahinin içinde duran kırmızı gülünün yanına gitti.
Sanki daha da mı güzellemişti ne?
Yoksa onu gözünde çok büyüttüğü için mi ona öyle geliyordu.
Ne fark ederdi ki onun gözünde o gül dünyanın en güzel çiçeğiydi.
Evden çıkarken annesinin domates destekli yaptığı ekmek arasını ağzına koydu ve çiçeği merdivene koyup ayakkabılarını bağlamaya başladı.
Ayakkabı bağlamak onun için ölümdü.
Ama nedense bu sefer çok kolay bağlanmıştı.
Ağzında ki ekmekse şimdiye kadar yediklerinin en güzeliydi.
Hızlı adımlarla dışarı çıktı ve parkın yolunu tuttu bizim ufaklık.
Tek elinde ekmek, tek elinde gözü gibi baktığı kırmızı gülü ve cebinde umutlarıyla.
Parkın kapısına geldiğinde gözlerine inanmadı.
İşte oradaydı dünyalar güzeli hoşlandığı kız.
Üstelik yalnız ve bu zamana kadar gördüğü en güzel haliyle.
Ayaklarının titrediğini fark etti.
Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, nefes nefese mırıldanıyordu içinden söyleyeceklerini dünyalar güzeli hoşlandığı kıza.
Ona doğru gitti ve yanına oturdu.
Bir süre kızın sorularını yanıtsız bırakarak sessiz kaldı.
Sonra birden elinde yangın gibi duran kırmızı gülü uzattı kıza ve,
“Güllerin en güzelini getirdim sana. Senin gibi birine de ancak güllerin en güzeli yakışır.
Bu sana GÜL GÜZELİ” dedi ve çiçeği uzattı.
Kız çocuğun yüzüne baktı.
Sessiz kaldı birkaç saniye.
Ama eli gitmiyordu çocuğun yangın gibi duran ve ona uzatılan kırmızı gülüne.
Zaman sanki durmuştu çocuk için.
Saniyeler sanki saat gibi geliyordu.
Duymak istediği kelimeleri biran önce duymak için sabırsızlanıyordu.
Ama düşündüğü gibi olmadı.
Kız büktü dudaklarını, o dünyalar güzeli yüzünü buruşturdu ve
“Senden nefret ediyorum. Bundan sonra beni ne ara neden sor.”dedi.
Çocuk şaşırdı ve dünyaları yıkılmış gözlerine öne eğerek?
“Ben sana ne yaptım? Sebebini öğrenebilir miyim?” dedi.
Kız sanki tokat gibi çocuğun yüzüne çarpan sözleri söyledi.
“Yeter artık bir açıklama yapmak zorunda değilim sana. Çık git hayatımdan.
Benim için bir şey ifade etmiyorsun”
Dedi ve döndü ardına hızlı adımlarla koşmaya başladı.
Çocuk donakalmıştı elinde kırmızı gülü ile.
O böyle hayal etmemişti oysa.
İstediği sadece bir teşekkür hatta sıcak bir gülümseydi.
Bu bile yetecekti onu avutmaya.
Çocuğun gözleri buğulandı.
3 senedir tanıyordu onu.
3 senedir bir şeyler besliyordu, güllerin en güzelini layık gördüğü gül güzeline.
Ama o ömründe duyabileceği en ağır lafları etmişti ona.
Çocuk gülü oturduğu bankın yanına bıraktı ve koştu.
Odasına kapandı ağladı bir süre.
Aklında bir sürü cevapsız soru vardı.
Ama bunları cevapları için daha çok küçüktü.
Demek güzel şeyler insanın bu kadar çok acıtıyor diyip gülün dikenin eline battığı hatırladı.
Gülümsedi.
Yine umut doldu yüreği.
O gözü gibi baktığı gül bile elini acıtıyorsa, dünyanın en güzel gülü olarak görüp gül güzeli dediği dedi o dünyalar tatlısı hoşlandığı kız neden acıtmamalıydı ki.
Buruk bir tebessümle evden dışarı çıktı.
Sokağın başında ki kaldırıma oturdu.
Annesinin kızdığını bile bile gidip o buz gibi kaldırım taşına oturup sokağı seyretmeye koyuldu.
Aman Allah’ım o da ne?
İşte o dünyalar güzeli hoşlandığı kız oradaydı.
Dünyalar yeniden onun olmuştu.
Ama birden bir şey fark etti.
Bu sefer yalnız değildi dünyalar tatlısı gül güzeli.
Yanında mahalleye 3 hafta önce taşınan o çocuk vardı.
Bir şeyler konuşuyorlardı.
Konuşmaları öyle içtendi ki sanki ona nispet yapıyordu kız.
Ama gül güzeli onun orda oturduğunun bile farkında değildi.
Sadece gözünde mahalleye 3 hafta önce taşınan o çocuk vardı.
Çocuk bu sefer beyninden vurulmuşa döndü.
3 senedir onu seven, ona gül güzeli diye seslenen, ne yaparsa yapsın hep onun için dünyanın en tatlısı olarak gördüğünü bildiği arkadaşı yerine
3 hafta önce tanıdığı aslında hakkında çok bildiği sandığı ama adından başka bir şeyini bilmediği o çocuğu tercih etmişti.
Dudakları kıvrıldı istemeden bizim ufaklık.
Yüzü buruştu.
Yanaklarında tuhaf bir sıcaklık hissetti.
Ağlıyordu bizim ufaklık.
Oysa annesinin sert oklava darbelerinde bile sulanmayan gözleri bu defa adeta bir yağmur gibi yağıyordu.
Ayağa kalktı ellerini açtı iki yana, dudaklarını büktü belli belirsiz, haykırdı belki, belki isyan etti ve başını öne eğerek uzaklaştı oradan.
Hemen parka koşku ve bıraktığı o gülü bulmak istedi nedensizce.
Parka vardı ve gülü gördü.
Aman Allah’ım dedi yine.
O da ne bu gül onun gülümüydü?
Bu yerde duran ve yaprakları çoktan dağılmış bu gül onun gülümüydü.
Oysa daha 3-4 saat önce dünyanın en güzeli çiçeği gözüyle baktığı çiçek bu olmazdı.
Ama bıraktığı yerdeydi ve hiç ellenmemişti.
Bu kadar kısa sürede de solmayacağını biliyordu.
Tekrar doldu gözleri.
Bu gün hem dünyanın en güzel çiçeğini hem de dünyanın en tatlı kızını kaybetmişti.
Bu kadarı fazlaydı bir çocuk için.
Her şeyi bir kenara bıraktı.
Vazgeçti gül güzelinden.
Vazgeçti dünyanın en güzel yerde yangın gibi duran kırmızı gülden.
O vazgeçtikçe zamanda su gibi akıp gitti.
Şuan 17 yaşında bizim ufaklık.
Belki 17 oldu ama hala 6 yaşında ki gibi yüreği.
Artık cevapsız sorularını yanıtlayacak kadar da küçük değildi.
Farkındaydı her şeyin.
Ne o hoşlandığı dünyalar güzeli kızın en güzeli olmadığını, nede o bulduğu gülün en güzel çiçek olmadığını çok daha iyi biliyordu artık.
Çünkü o gül aslında hep öyleydi.
Her zaman yaprakları dökülmüş ve solmuş bir haldeydi.
O kızda aslında hep aynıydı.
Her zaman oyunlarda onu satar ve kalbini kırardı.
Ama gülü ve gül güzelini değerli kılan çocuğun o minicik kalbinde büyüttüğü sevgisiydi.
(Bu HiKaYeYi Yazdığıma Pişmanım ama Emeğim için koyuyorum sen bunu haketmedin)