Bu göl, bu deniz, bu kıyılar.
Böyle değildi eskiden bu orman.
Yıldızlar..
Gülümseyerek geçerdi,
Ayazından gecenin.
Savrulurdu kumlar
Estikçe hain, estikçe deli rüzgâr.
Sazlıklar, ninniler söylerdi iki adam boyu.
Şimdi, koyu bir sis çöktü gizemli yapraklarına.
En yoksul saçlarıyla en naçar tarlalarda
Unutulmaz destanlar yazdı ırmaklar.
Çekirge sürüsü, alabalık.
Sanki yer yarıldı da içine girdi,
Uzayıp giden vahşi, son çığlık.
Eski günler, o tılsımlı yalnızlık.
Artık sayfalarda yüzüyor ferahlamak için.
Bu görkemli kalabalık, bu tatsız bakış.
Niçin?
Hep şikayet ederdik oysa.
Bir yokuşla karşılaşınca.
Şimdi o yokuş bile yok.
Fluryalar, isketeler, sakalar,
Ağaçkakanlar.
Kopan buzdağı gibi sürünüyor
Umursanmayan akşamlar.
Sen doğmadan önce, hayallerimiz vardı.
Kabuğundan kolyeler yaparken midyelerin
Papatyadan taçlar, nöbetleşe uyuklayan kuşlar..
Buram buram kokan özlemlerimiz vardı.
Neydi yitirdiklerimiz neydi?
Artık eşlik etmiyor düşlerimize,
Yosun kokulu sandallar.
Yırtık, kalpsiz piyadeleri iskelenin.
Bir uçtan öbür uca uzanan.
Ve paytak bir resmi geçidin son sözleri
Ve ikinci yüzü dolunayın.
Dibi görünmüyorsa akortsuz suyun.
Karanlığında kaybolmuşsak yoksulluğun
Sessiz bir ölümle boğulmuşuz, bilen yok.
Öyleyse….
Varsın unutulsun gülünç akşamlar.
Unutulsun kararsız yel esintileri
Şikayet neden, neredeydin bunca zaman?
Suna Doğanay 17.03.2007 Saat: 08:59
|
|