Ancak bir kadın ağzı çıkartabilir
duvara çivilenmiş ruhumu. Ve ancak bir kadın
diliyle sökebilir dişlerimdeki tarih tozunu.
En içten sevişmelerle bitirdim en büyük aşkları
Yüzüm, pazar ayinlerinde kutsanmış suyla yitirdi kaygısız rengini. Ve kayalık tuzunun geceye işleyen tadını.
Şimdi zamanından evvel budanmış asma dallarının
hüznü damlıyor dudaklarımdan.(Ah!..dağların örtük sabrıyla
aşılanan gençliğim; hangi dilsiz avgına sözledin kendini
henüz uç vermişken ağzındaki mor uçuk.)
Bilirim,cesaret ister gölge aksanıyla türkü söylemek.
Hani demem o ki;
ben yankısını kaybetmiş bir tanrı suskunluğuyum
soykırım var geçtiğim her şehrin kaderinde
-sağım solum nişangah tahtasında barut-
vurulmadık yerim kalmadı adımı yuttuğumdan beri.
En içten gülüşlerle bitirdim en büyük aşkları
Ne çok sevişme anısı var zihnimin çentikli heybesinde.
Gün başladı biliyorum.Ama ben alışkanlık edindim
geceleri düş hırsızlığına çıkmayı. Ve kimse uyanmadan
geçmiş günahları diriltmeyi.
Yakıyor içimi duvar diplerinin yalnızlığı.
Bir ağıt benimkisi/bir ya-ka-rış
terli sayıklamalar içinde
köz sargılı avuçlarını açarak sokağa.
Ayı,şığında saklı diyor sakalımdaki beyaz kıl.
Sınırlarımı çizen korsan çehremi deniz göstermiş gökyüzündeki haritada. Bu yüzden her mevsim bir neden varlığımı hiçleştirmeye.Ne çok umut vardı oysa içimde; aşık olacaktım, bir buluta sarılacaktım
soyunup giyitlerimden.Ve tenimle kucaklayıp rüzgarı
ayin düzenleyecektim gül yapraklarında. Yanlış anlama,
hani yankısını kaybetmiş bir tanrı suskunluğum demiştim ya;
bu yüzden beni ancak ben kutsarım. Biliyorum,
kendi kanına girmişsin diye kızıyorsun. Ama na yapayım
çakıl taşları yavan hasretler kusuyor! Ve ben
tepeden tırnağa yalnızlığa kesmişim.