Salih Polat

ŞİİRLER ŞİİRİNİ ARAMAK

bırakılmış bir sonbahardı
şiirler şiirini arıyordum
lorca´yı ağlarken buldum rüzgarda
eylül güneşiyle tutuşan bir gitar sesiydi ispanya

bir elim sıcak denizlere değerken
bir elim buzul çağlarında
şili yangınlarında buldum neruda´yı
gülüyordu kasımpatılar arasında

şiirler şiirini arıyordum
acılarda ağrılarda ayrılıklarda
biliyordum uzak değil
pir sultan nazım hikmet ve daha

gün eridi...

PAYIMA DÜŞEN

herkes işinde gücünde

tohumu alınıp bostanda bırakılmış bir salatalık

gibi sararmış kurumuş elleriyle yün eğiren

şu nine işinde gücünde

arsa alım-satımıyla uğraşan profesör

ve öğrenmediği şeylerle sürekli sınanan

öğrenci işinde gücünde

saymakla bitiremediği paralarla

ellerinin ilişkisini araştıran veznedar

ve büyük kızını dün evlendiren

banka müdürü işinde gücünde

yeni bir se...

ŞARKI SÖYLE

bugün eve gitme yusuf şarkı söyle
dersten çıkmışsın bak elin yüzün tebeşir
yağmur yok dışarda hava çok güzel
gelirken bir çiçek çarptı alnıma
alnım bu yüzden ıslak
al bu şiiri önce dizelerine ellerini sil
dersten çıkmışsın bak elin yüzün tebeşir

yusuf beni dinlersen bize gidelim
karım var evde seni görünce sevinir
son günlerde bunalımlı bilirsin çocuk ev iş
çocuğa bir çukulata karıma nergis alırı...

GÜLÜN İLKESİ

Dağa çizilmiş resimdir
Bir çocuğun babası olmak
Yakından balınca anlaşılmaz
Uzaktan belli eder kendini.

Taşrada yalnız yaşamaktır
Bir çocuğun babası olmak
Atlarla çarşıya girince köylüler
Upuzun bir turna katarı
Sonbaharın altını çizer.

Radyoda uygun bir istasyon aramak
Aynanın önünde yılların tortusunu taramak
Hep aynı dalda açmaktan yorulmak
Başka nedir, bir çocugun babası olmak?

Gülün ilkesidir vaktinde solmak.

LİMAN TABLOSU

alo santral
bana otel müdürünü bağlayın lütfen
şu liman tablosunu kaldırsınlar hemen
odamın duvarından
ben ne zaman binmek istesem o gemilere
sessizce kaçmak istesem acının adalarından
biliyorum bütün martılar maviyi ağlar
bir yağmur tutuşur kirpiklerinde şu kederli kaptanın
ilkyazın bütün kapıları mühürlenir
alo santral
şu liman tablosunu odamın duvarından
söyleyin kaldırsınlar

GECE

sesizce iniyor mermer merdivenler
dolunay var minarenin arkasında
tıka basa bulut dolu ağaçlar
ne anlama geldiğini kimse bilmiyor bunun
yol üstünde unutulmuş yolculukların,
ayak seslerini biriktiren çocukların,
gecenin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor.
zamana ekliyor kendini
herkes, ağlıyor

GECE TANIKLIĞI (x xVII)

gecikmiş karla döküldüğünde ağaçların sırrı
çekildiğinde fırtınanın elimizden aldığı deniz
gecenin saldırısına uğramış bir kıyı kaldığında
kendini hangi ışıkla sınayacak ölüler kelebeği,
nasıl bakacak anıların aşındırdığı aynaya
anılar ki şimdi penceresinde uyuyan kedilerdir
ağaçlı bir yolda tek başına yürüyen bir kadının

ÖZELEŞTİRİ

beklenmedik bir şafak gibi parlıyor ellerimizde bıçaklar
fazla buluyoruz ışığı ve tek başına bırakıyoruz.
bacaya konmuş güvercinle konuşuyor yağmur, en yalın diliyle
yazık, hiçbir şey anlamıyoruz bu konuşmadan, yoksun kalıyoruz
çeliğin şarkısını dinlemekten, düş görmekten.
gökyüzü kılıcını bırakıyor bir süre için
bizse sürekli istiyoruz onu: üzülmüşüz bir kez
asma dalındaki tomurcuğun yer değiştirmesine, ateşle.

AŞK

çünkü sürüyor hayat
değişiyor herşey, aşk
aşk bizim en eski kederimiz
nehir yataklarından
deltalardan
biriktirdiğimiz

gün gelir, sorulur;
bir ağuyu çiğnemekten geliyoruz
ve aşktan
neredeydiniz?

YETER Kİ

kabul ediyoruz, saatlerle nesnelerin uzaklığını
günün değerini belirleyen yankıyı
dinmez çağıltısını dal ucundaki çiyin
söyleyin, gürültüsüyle gelsin gecenin yatağı
uyuyan ağaçlarıyla bir park nasıl bölünür
ikiye, üçe, daha fazla düş´e, gelsin.

kabul ediyoruz, güneşte ısınmış buğdayın sıcaklığını
çamın gövdesinde zonklayan budak, kabul ediyor
köstebeğin burnundaki toprak kırıntısı, kabul ...

Syndicate content